GENETIK HASTALIKLARDA PRENATAL TANI
Kendi doğumundan 9
ay önce, Brittany Nicole Abshire, ileriki yaşamında
karşılaşabileceği belki de en önemli sınavda
başarılı olduğunu kanıtlamış oldu!
Brittany nin dünyaya gelmesine neden olan embriyo nun, bölünen ilk
hücreerinin, Brittany nin ailesi için kabus haline gelen ve ölümcül bir
genetik hastalık olan Ta y-Sachs hastalığını
taşımadığı bulunmuştu ve genetik uzman/art bu
bilgiyi, Brittany henüz dünyaya gelmeden, hatta embriyo daha rahim içine
yerleşmeden önce e/de etmişlerdi. AIüjdeli haber aileye verildi ve
embriyo Brittany ,
annesinin rahmine yerleştirilerek, 9 aylık uzun yolculuğuna
koyuldu. 1989 yılında çocuklarından birini Tay-Sachs
hastalığından yitiren Brittany nin anne ve babası ne
yazık ki, bu hastalığın genleri açısından
taşıyıcı durumda idi/er. Bu ise bundan sonra doğacak
her çocukta aynı hastalığın tekrar/ama riskinin olması
demekti.
Bu noktada Abshire
ailesi önemli bir karar aldı: Aynı genetik hastalığın
bulunmayacağına dair tıbbi güvence verilmezse yeniden çocuk
sahibi olmayı düşünmeyeceklerdi Bu durumda genetik testler bayan
Abshireaya ebelik dönemin de (prenatal tanı) ya da bay ve bayan
Absherein döl hücrelerinden oluşan embriyo üzerinde,embriyo rahimde
döllenmeden (preimplantasyon genetiği) gerçekleştirilecekti. 1993
yılında Gaty D. Hodgen ve Eastern Virginia Tıp Fakültesi Jones
Enstitüsü Ureme Merkezi Uzman/art, Abshire çiftinden sperm ve ovumları
topladılar ve laboratuvar koşullarında 7 yumurtada döllenme
sağladılar. Pre-embriyo adı verilen bu döllenmiş yumurtalar
3 gün sonra, 8 hücreli döneme eriştiğinde, Hodgen in ekibi, her bir
"pre-embriyo dan tek bir hücre elde ederek bunun DNA sının,
Tay -Sachs hastalığı açısından incelemeye aldı.
Test 7 pre-embriyonun dördünde başarı ile uygulandı.
Yumurtalardan birinde hastalık saptanmıştı, diğer üçü
ise taşıyıcı bile değildi. Bu üç sağlık/t
embriyo bayan Abshirein rahmine nakledildi ve bunlardan biri Brittany i
oluşturdu. Brittaııy Ocak 1994de sağlıklı bir
bebek olarak dünyaya geldi.
GENETİK HASTALIKLAR ya
da daha geniş anlamda genetik özellikler, nesilden nesile
aktarılabilen, kimi zaman ise soyağacı içinde ailenin tek bir
üyesini ilgilendiren özelliklerdir. Bebeklerin yaklaşık %4ü genetik
bir nedenle oluşan bozukluklar ile doğar. İleriki yaşlarda
ortaya çıkan sorunlarla bu oran %8-15lere ulaşmaktadır. Bugün
çocuk hastalıkları merkezlerine başvuran hastaların
yaklaşık %30u genetik bir hastalık nedeni ile incelemeye
alınmaktadır.
Genetik hastalıkların
bir kısmı ciddi zihinsel ve bedensel özürlere yol
açtığından, kişiler, aileler ve tüm toplum için önemli
sosyal ve ekonomik sorunlar getirmektedir. Gelişmiş ülkelerde, yeni
doğan ölümleri içinde,doğuştan bedensel ve zihinsel özürler ilk
sırayı alır. Ülkemizde akraba evliliğine çok
rastlanması, kimi genetik hastalıkların görülme
sıklığının gelişmiş ülkelere oranla daha
yüksek olmasına neden olmaktadır. Tüm bunlar, genetik hastalıkların
ve genetik testlerin daha iyi tanınmasını gerektirmiştir.
Genetik testler,
hastalık tanısı için kullanılan testler içinde
doğruluk değeri en yüksek olan ve en hızlı gelişen
testlerdendir, Amerika Birleşi Devletleri Teknolojik Deneyim Ofisini
kayıtlarına göre, gelecek 10 yılda
kullanılışı genetik test sayısı bugünkünün 10
katı kadar artış gösterecektir. Halen her yıl binlerce
bebeğe, anne karnında iken amniyosentez ya da koryonik doku
biyopsisi adı verilen teknikler aracılığı ile pek çok
genetik test uygulanmaktadır. Genetik testler tek bir teknolojiyle
gerçekleştirilmez. Daha çok, hücrelerde varolan genle rin aktivitesi,
varlığı ya da yokluğunu ortaya koyan bir dizi testi içerir.
Genetik testleri ilgili yaklaşımların önemli bir
basamağını kromozomların incelenmesi, diğer
deyişle sitogenetik oluşturmaktadır.
Moleküler düzeyde
kromozomlar de oksiribonükleik asit (DNA) adı verilen şeker, fosfat
ve baz kompleksinden oluşur. 23 çift kromozom içerisinde 6 x 10~ baz çifti
mevcuttur. Bugünkü verilerin teme1liııde DNA
yapısında yaklaşık 100 000 gen olduğu
düşünülmektedir. Hücrelerin büyüme, gelişme ve
farklılaşması ve tüm metabolik aktiviteleri, genlerin
kontrolündedir.
Kromozomlar canlı
hücrelerden elde edilerek ışık mikroskobu altında
incelenebilirler. Mikroskop altında kromozomlar, sentromerde
birleşmiş 2 kromatid yapısı yansıtırlar. Her bjr
kromatid, çift sarmallı DNA içermektedir. Scntromer, kromo~omlan kısa
kol (p) ve uzun kol (q) olar,~k ikiye bölen bölgedir. Kromozomlar
sentromer lokalizasyonlarına göre Mmetasentksubmetasentrık ve
makrosentrik olarak isimlendirilirler. Kromozomlanın, DNAnın ve
genlerin yapıları, sayılarının bütünlüğü son
derece önemlidir. Bu bütünlüğün bozulmasımutasyonları simgeler
ve insanoğlunda ciddi hastalıklara yol açabilir. Doğuştan
bedensel ve zihinsel özürler, ailevi kas ve kan hastalıkları, kanser,
şeker hastalığı, aileyi hipertansiyon gibi pek çok
hastalığın kökeninde genomdaki bir bozukluk yatmaktadır.
Kromozomlarda yapısal ya da sayısal olarak ortaya çıkan
değişiklikler kromozomal mutasyonlar ya da kromozom anomalileri
olarak tanımlanmaktadır.
Cinsiyet kromozomları dışında, hemen tüm
kromozomal anomalilerin %95inden fazlası anöploidi şeklinde, yani
kromozom sayısının fazlalığı veya kaybı
olarak ortaya çıkarlar. Daha az oranda ise yapısal kromozomal
bozukluklar görülebilir. Gebelikleri tekrarlayan düşükle sonlanan
ailelerde, düşen fetusda kromozomal anomali oranı %60-70dir.
Zihin-sel ve bedensel özürlü çocukların %20-25inde, ölü doğan
bebeklerin ise %6sında etken, yine kromozomal anomalilerdir. Tekrarlayan
düşükleri olan eşlerde bu oran %5-7, çocukları olmayan ailelerde
ise %2dir. Tüm yenidoğan bebeklerin %60ı kromozomal bir anormallik
ile doğmaktadır. Down sendromu olarak bilinen mongol bebeklerin
doğumuna neden olan hastalık, sayısal bir kromozom
bozukluğudur. 46 yerine, toplam 47 adet kromozomu olan bu bebeklerde, 21.
kromozom 3 adettir; oysa normal bir bedende kromozomlar çiftler halinde (2
adet) bulunur, Down sendromlu bebekler zihinsel ve bedensel açıdan
sorunludurlar. Hastalığın ortaya çıkma
sıklığı, genel toplumda 1/700-800 olmakla birlikte, 35
yaşın üzerindeki gebeliklerde bu sıklık artar. 21. kromozom
dışında, hemen tüm kromozomlarla ilgili sayı ve yapı
bozuklukları oluşabilir.
Halen pek çok genetik
hastalıkta, kromozom bozukluğu ya da gen değişikliği
tanımlanmış durumdadır. Önceden belirlenmiş genetik
bir riskin olduğu tüm gebeliklerde, prenatal tanı protokolü
uyguIanmalıdır. Prenatal tanı, genetik bir hastalık
riskinin olması durumunda anne karnındaki bebeğe, gebelik dönemi
içinde uygulanan küçük cerrahi girişimleri, genetik testleri ve genetik
danışmayı içeren bir programdır. Prenatal
tanıalanındaki ilk gelişme, bebeğin anne karnındaki
gelişiminin görüntülenmesini sağlayan ultrasonografı (US)
yöntemi olmuştur. Fetal Ultrasonografı, gebelik sırasında
fetusta pek çok bedensel kusurun görüntülenmesine olanak sağlayan bir
yöntemdir. Halen pek çok ülkede, tüm gebeliklerde rutin olarak uygulanır.
Prenatal ultrasonografik incelemeler, işitebileceğimizin ötesinde ses
dalgalari aracılığı ile anne rahmindeki bebeğin görüntülenmesini
amaçlar. Yaklaşım sonar, sken, sonar-sken ya da
ultrasound-sken olarak da adlandırılır, Gebelik-teki US ile
ilgili ilk uygulamalar 1948ler-de yapılmış ve ilk fetus
görüntüleri de aynı tarihlerde alınmıştır.
Ultrasonogratinin klinikte yaygın kullanımı ise 1970lerdedir.
Fetal tiltrasonografı, pek çok fetal anomali tanısına
yardımcı olduğu gibi, prenatal tanı girişimlerinin
uygulanmasına ve hatta fetal tedavilere de olanak sağlar. Günümüze
dek, gebelik sırasında, teşhis amacı ile ultrasonografı
uygulamasının fetusa ya da anneye yönelik zararına ait
anlamlı bir bulgu yoktur. Ulltrasonografik incelemeler
sırasında. X-ışınları kullanılmaz; test
sadece ses dalgaları ile ilgilidir. Halen pek çok ülkede güvenilir bir
yöntem olarak uygulanmaktadır.
Genetik amaçlı
prenatal tanı yaklaşımlarının bir diğeri,
gelişmiş ülkelerde yaklaşık 25 yı1 önce uygulamaya
giren amniyosentez işlemidir. Girişim, kromozomlar, genler veya
enzimlerin incelenebilmesi ve genetik teşhise gidilmesi için, fetustan
hücre elde edilmesi amacını güder. Bu amaçta, gebelikte
yaklaşık 15-16. haftalarda, rahim içindeki bebeği çevreleyen
amniyotik kese içindeki sıvıdan yaklaşık 15-20 mllik örnek
alınır. İşlem annelerin ultrasonografi ile bizzat
izleyebildiği, anestezi gerektirmeyen bir dururndur. Sıvı, özel
bir iğne aracılığı ile anne karnından (göbek
çevresinden) amniyotik sıvı boşluğuna girilerek elde
edilir. Amniyotik sıvı içinde, fetusun bedeninden dökülen hücreler
bulunmaktadır. Btı hücreler, pek çok genetik
hastalığın tanısına olanak sağlar.
Testin tipine göre
yaklaşık 10 gün - 3 hafta süren çalışmalar, ailelere
genetik hastalık riski artmış bulunan bebekler hakkında
çok değerli bilgiler verir. Örneğin gebelikte, annenin
taşıdığı bebekte Down ıendromu olup
olmadığının kesin teşhisi, amniyosentez sonucu elde
edilecek bebek hüicrelerinin kromozomal analizi aracılığı
ıle konulabilir, Behekteki kromozom ya da gen analizi
dışında, anneye Down sendromu riski yönünden uygulanan
diğer testler, örneğin Uçlü Tarama Testi adı verilen hormon
testleri ya da ultrasonografi, tarama testleridir; söz konusu gebeliğe
prenatal tanı uygulanması gereğini belirten sinyaller verir.
Ancak Down sendromunun varlığı ya da yokluğu konusunda
kesin yorum getirmez. Kesin tanı ancak kromozom ve gen analizleri
aracılığı ile gerçekleşebilir.
Amniyosentez
girişiminin ciddi bir acı vermediği pek çok anne tarafından
sıklıkla (% 86) ifade edilmektedir. Hekimini izleyebilen ve olaya
konsantre olabilen bir anne için bu girişim büyüleyici bile
olabilmektedir. Hekim uygun gördüğü takdirde eşler de girişimi
izleyebilir. Son yıllarda amnivosentez işleminin gebeliğin daha
erken dönemlerinde, 12-14. haftalar arasında uygulanmasını
hedefleyen ve erken amniyosentez adını alan çalışmalar
geliştirilmiştir.
Hiçbir cerrahi girişim
risksiz değildir, Amniyosentez sonucunda da %0.5 oranında fetusun
kaybedilmesi riski söz konusudur; ancak bu işlemin
yapılmadığı 16. hafta gebelikleri de %0.5-0.7 oranında
kendiIiğinden düşük ile sonlanabilir; bu nedenle işleme
bağlı artmış bir düşük riski olduğu söylenemez.
Komplikasvon olarak görülebilen amniyotik sıvı sızması,
genelde ciddi bir problem yaratmarnaktadır, enfeksiyon ise son derece
enderdir.
Koryonik doku biyopsisi
(CVS) adı verilen girişim, gebeliğin 10-11. haftalarında
uygulanan bir diğer prenatal tanı yöntemidir. Bu yaklaşımla
elde edilen hücreler plasenta kaynaklıdır. İşlem, anestezi
gerektirmez, karın üzerinden ya da doğum kanalı
aracılığı ile uygulanabilir. Koryonik doku biyopsisi,
gebeliğin çok erken döneminde uygulanabilme avantajına sahiptir;
böylece aileler erken gebelik dönemlerinde teşhis hakkında bilgi
edinebilirler. İşlemden kaynaklanan düşük riski amniyosenteze
göre daha yüksektir (%2-5).
Tüm bunların
dışında fetustan kan elde edilebilmesini sağlayan ve
gebelikte göbek kordonundan kan alınması anlamına gelen
kordosentez ve rahim içindeki bebeğin doğrudan görülebilmesini
sağlayan fetoskopi, daha sınırlı kullanım
alanları olan diğer prenatal tanı yaklaşımlarındandır.
Prenatal tanı uygulamalarında halen varılan en uç nokta, gebe
annenin kanundan, fetusa ait hücrelerin toplanması ve genetik testlerin bu
hücreler üzerinde gerçekleştirilmesidir. Henüz deneme aşamasında
olan bu çalışmalarda hareket noktası, gebe olan bir annenin
kanında az sayıda da olsa bebeğe ait hücrelerin olabileceği
gerçeğidir. Halen uygulanan yöntemlerle
kıyaslandığında yan etkileri yok denecek kadar az olan bu
girişimle ilgili sorunlar, elde edilen hücrelerin hepsinin fetusa ait
olmadığı, anneye ait hücrelerin teste karışıp
yanlış sonuçlara yol açabileceği, fetusa ait hücre
sayısının çok kısıtlı olacağı
paralelindedir. Çabalar bu sorunların asılması ve testin
yaygınlaşması yönündedir.
Genetik prenatal
tanının uygulandığı aileler, bebeklerinin
sağlıklı olduğunu öğrendiklerinde o döneme dek zihinlerini
kurcalayan sorulara yanıt bulduklarından bir anlamda kabusları
sona erer ve huzurlu bir gebelik dönemi geçirirler. Kimi gebeliklerde ise
fetusun genetik yönden hasta olduğu anlaşılır.
Ağır bedensel ve zihinsel özürlere yol açan genetik bir hastalık
söz konusu ise, aile istediği takdirde, gebelik
sonlandırılır. Genetik hastalıkların pek çoğunun
doğum sonrası tedavisi, bugünkü koşullarda ne yazık ki
olanaklı değildir. Prenatal tanının önemli
yararlarından biri, önceki çocuklarında genetik hastalık olan
ailelere sağlıklı çocuk sahibi olma olanağı
vermesidir. Kimi aileler önceki çocuklarında ya da aile
yakınlarında yaşadıkları sorunları yeniden
yaşayacakları kuşkusu ile tekrar gebe kalmayı
reddetmektedirler. O\sa gen veya kromozom bozukluğunun olduğu tahmin
edilen durumlarda, gebelik sırasında fetusun bu
hastalığı taşıyıp
taşımadığının öğrenilmesi
olanaklıdır. Bu konuda önemli olan nokta, ailede genetik hastalığı
olan kişinin genetik incelemelerinin zaman yitirilmeden
yapılmasıdır.
Genetik hastalıklar
ölümle sonlandıklarında, kişinin genetik inceleme
şansı da bulunmadığından ailenin diğer üyelerine
söz konusu genetik hastalık açısından yardımcı
olabilmek ve gebelikte genetik tanı şansını sağlamak,
bugünün koşullarında çok güçtür. Bu güçlüğü aşmak için
Human Genome Project (HUGO) adı verilen kapsamlı bir proje
başlatılmıştır. HUGO, 1987 yılında
başlatılan ve insan genomunda bulunan yaklaşık 100 bin
genin DNA yapısını ve kromozomlar üzerindeki yerini belirlemeyi
hedefleyen bir projedir. Projenin tamamlanması halinde, halen tüm
teknolojik gelişime karşın çok kısıtlı veriler
getiren genetik testler birçok farklı boyut kazanacak, bunun yanında
gen tedavisi aktif olarak yaşamımıza katılacaktır.
Prenatal tanı
girişimleri ve daha sonraki genetik çalışmalar, bu konuda
uzmanlaşmış kişiler tarafından yürütülmelidir; aksi
takdirde üzücü sonuçlar doğabilir. Aileler öncelikle genetik merkezlerinde
genetik danışma alarak bilgilendirilmelidir. Genetik
danışma süreci içinde ailelerin soy ağacı
çıkarılır ve bilinen tüm üyeler ile ilgili sağlık
durumları belirlenir; eldeki tüm tıbbi veriler incelenir;
tanıyı koymak ya da doğrulamak için gerekli genetik testler
gerçekleştirilir. Sonuçta aile veya kişide söz konusu genetik hastalığın
olup olmadığı, varsa hastalığın ne olduğu,
uzun sürede nasıl seyredeceği, yaratabileceği problemler,
sonuçları ve alınabilecek önlemler, varsa tedavisi hakkında
bilgi verilebilir. Ailedeki diğer kişilerin veya doğacak
çocukların söz konusu genetik hastalıklar açısından
taşıyabilecekleri risk belirlenir. Hastalığın gebelik
sırasında teşhis (prenatal tanı) olanağının
olup olmadığı saptanır; prenatal tanı
yaklaşımları anlatılır; testleri kabul eden ailelerde,
uygun koşullarda bu yaklaşımlar gerçekleştirilerek, gebelik
sırasında söz konusu genetik hastalığın
tanınması sağlanır ya da alternatif yaklaşımlar
gerçekleştirilir.
Genetik Danışma Kimler İçin Gereklidir?
Genetik hastalıklar açısından Yüksek-Risk Grubunu
oluşturan ve Prenatal Tanı Programlarına alınması
gereken kişi ya da aileleri şu şekilde gruplandırabiliriz:
Gebeliği sırasında 35 yaş veya daha üzerinde olan
anneIer,
Daha önceki bir çocuklarında, kromozom bozukluğu (Down sendromu)
saptanan
Eşi veya kendisi kromozomal değişiklikler
açısından taşıyıcı olan aileler,
Gebeliği sırasında ultmonovafide, fetusta bedensel
bozukluk, anmiyotik sıvı azlığı veya
fazlalığı ve intrauterin gelişme geriliği görülen
gebeGebelik sırasında anne anmdu, genetik hastalıklarla ilgili
tarama testleri yüksek risk gösteren aileler (üçlü tarana testleri, alfa feto-protein
düzey testleri),
Ailede bilinen ve biyokimyasal veya DNA analiz yöntemleri ile tanı
konabilecek bir hastalığın varlığının söz
konusu olduğu aileler,
Seçici olarak erkek çocuklarında görülen kimi genetik
hastalıklar (Duchenne Müsküler Distrofisi, Hemofili A ve B)
açısından riskli aileler,
Önceki gebeliklerinde nedeni açıklanamayan düşükler ve ölü
doğumları olan aileler,
Önceki çocuklarında omurilik veya sinir sistemi kapanma defekti olan
aileler,
Önceki çocuklarında genetik
kökenli zihinsel ya da bedensel özür olan aileler,
Akraba evliliği yapan
ve soy ağaçlarında genetik bir hastalık saptanan eşler,
Arıksiyete grubu;
klasik anlamda genetik hastalıklar açısından yüksek riski
olmadığı halde taşıdığı bebek
konusunda ciddi endişe duyan gebeler.
Bunların
dışında genetik danışma ve inceleme gerektiren
diğer kişi veya aileler
Nedeni bilinmeyen
zihin-sel ve/veya bedensel özürü olan çocuklar,
Doğdukları zaman
cinsiyeti belirsiz olan bebekler,
Adet görmeyen ve cinsiyet
karakterleri gelişmemiş genç kızlar,
Sterilite sorunu olan ve cinsiyet karakterleri gelişmemiş
erkekler,
Sterilite sorunu olan (çocuk sahibi olamayan) eşler,
Genetik kökenli boy kısalıkları ve gelişme
gerilikleri olan kişi ve aileler,
Kromozom analizleri ve moleküler genetik yöntemlerle tanısına ve
tedavisine katkıda bulunabilecek kimi kan hastalıkları (kanser)
olan aileler.
Gönül Oğur
GATA Tıbbi Genetik Bilim Dalı
KAYNAK: